arrow-left

17 Haziran 2022


Engellilik ve Moda İkilisine dair Toplumsal Algı Üzerine

Bir terzide mankenin boynuna asılmış mezura görüntüsü.

Şık ve özgüvenli hissetmek istediğim bir gün topuklularla kombinlediğim ispanyol paça pantalonumu çekip ofisin yolunu tutuyorum. İşte, bütün gözler üzerimde. Bir gören bir daha dönüp bakacak. Başlangıçta biraz gerginim çünkü ilk kez denediğim bu kombinle ilgili henüz hiç fikir almadım. Ama kahvemi almaya gittiğimde beklediğim yorum geliyor: “pek şıksın bugün Elifciğim!”. Tabii yine de biraz kuşkuluyum, nezaketen edilmiş bu sözleri ciddiye almalı, bir iltifat kabul etmeli miyim? Birkaç saat sonra kuşkum kesin ama ilginç bir şekilde gideriliyor! Öğle yemeğinde birkaç arkadaş bir masanın etrafına sıralanmışız. Aralarından biri birden aklına gelivermiş gibi soruyor: “Elif ya, bir şey soracağım sana. Hep aklıma geliyor, merak ediyorum, bir türlü soramıyorum. Hep çok güzel giyiniyorsun çok beğeniyorum tarzını, nasıl seçiyorsun kıyafetlerini?” Bu soru, “yüzde kaç görüyorsun?” ile “doğuştan mı sonradan mı?” ile birlikte bir körün hayatı boyunca en çok muhatap olduğu ilk beş sorudan biri olmaya aday! Şu anda kurguladığım, ama bir benzerini çoğumuzun zaman zaman yaşadığı bu senaryoyu burada bitiriyorum, maalesef bu sorunun cevabı bu yazıya dahil değil. Ben bu soru vesilesiyle görenle görmeyen arasındaki ilişkiyi tam tersine çevireceğim bir süreliğine. Hep merak nesnesi olan , sorgulanan, bakılan, izlenen biz olacak değiliz ya? Farazi bir monoloğu şöyle bir soruyla başlatıyorum: “Güzel bir giyim karşısında ilk tepkiniz ne olur? Beğeni, takdir, şaşkınlık?” Mevzubahis kişiler körler ya da sakatlar olduğunda cevabın sonuncusu olduğu açık. Peki ya neden? Neden hoş giyimli bir kör ya da sakat şaşırtıyor sizi?


İlk anda verilecek, makul gibi görünen yanıt körlerin renk algıları ve bilgilerine dair yaygın bir merak olacaktır muhtemelen. Bizim için dahi renk algımız bazı açılardan çözümlenmiş değilken oldukça anlaşılır bir tepki pek tabii; ancak renk konusunu da bu yazının sınırları gereği şimdilik dışarıda bırakmalıyım. Yine de bu yanıtın açıkta bıraktığı genişçe bir alan var. Birincisi, iyi bir giyim yalnızca renk uyumundan ibaret değil: taşıyabileceğiniz, bedeninize, size yakışan kıyafeti belirleyebilmek de bir o kadar önemli. İkincisi ise, işte burada konunun can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz, bu şaşkınlık yalnızca renklerde yakalanan uyumla ilgili değil. Beklemediğiniz bir kör profiliyle karşı karşıya kalıyorsunuz bir anda. Siz, çoğunluk ile uyumsuz, dahası iddiasız, sosyal kodların kendisi için esnediği ya da esnetilebileceği bir kör figürüne daha aşinasınız. Yanlış anlaşılmak, saldırgan olmak istemem zira tek bir birey bu durumun sorumlusu kabul edilemez asla. Ancak çoğunlukla bilinçsiz olarak bize aktarılan kültürel ve sosyal kodları taşıyor ve tekrar ediyoruz hepimiz. Ancak iyi haber! Hiçbir kod kesin ve değiştirilemez değil. İşte ben de bu yazıda, bu kodları değiştirmek üzere bir taşı yuvarlamış olmayı umuyorum. Bunun içinse engellilerin kamusal alana katılımı ve görünürlüğü gibi çok geniş bir konuyu gündeme getirmemiz gerekecek.


Önce modanın görünürlükle, kamusal alana katılımla ilişkisini kısaca gözden geçirmeliyiz. Moda, özellikle 18. Yüzyıldan itibaren, halkın saray eşrafının kıyafetlerini giymesinin yasaklanmasıyla Fransa’da şekillenmeye başlayan bir kavram. Napolyon’dan sonra, halkın farklı kesimleri için farklı kıyafet zorunluluğu getirilmesiyle birlikte giyim kuşam toplumun düzenlenmesinde önemli bir faktör olarak beliriyor. Özellikle 18. Ve 19. Yüzyıllar Avrupa’nın büyük şehirlerinin yeniden inşa edildiği dönemler. Halkın farklı kesimlerinin bir araya geleceği, geniş meydanlar ve bahçeler de bu yeni kent mimarisinin en önemli karakteristiklerinden. İşte bu yeni meydanlar, sokaklar ve parklarda, meslekleri ve sınıfları birbirinden ayırt edebilmek için giyim kuşam işlevsel bir rol oynamış. Fransa dışında da farklı dönemlerde benzer uygulamalar yapılmış. Güneydoğu Asya’da, Ortaçağ’da ipek gibi belli tür kumaşları ancak saray eşrafı giyebiliyormuş. İngiltere’de bir dönem mor rengi kraliyet ailesi dışındakilere yasaklanmış. Bugün, birtakım mesleki gerekler dışında kıyafete dair benzer bir resmi düzenleme yok ancak yine de kültürel ve sosyolojik olarak giyim kuşam kodları hayatlarımızı biçimlendirmeye devam ediyor. Hepimiz, şık bir davete ya da Rahat bir piknik eğlencesine katılırken giyimimizin ortamla uyumunu gözetiyoruz. Hepimizin zihninde, kabaca da olsa, hangi ortamlarda ne tür kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiğiyle ilgili bir fikir var.


Şimdi konuya bir de öte yanından bakalım: tarih boyunca sakatlık, körlük hep gözlerden uzak yaşanmış. Kimi durumda bunlar utancın konusu olmuş kimi durumda ise ortak alanlar engelli bireyler için erişilebilir değilmiş. Kamusal alana çıkan engellilerse dilenerek ya da çeşitli gösterilerle insanları eğlendirerek sokaklarda boy göstermişler, engelliliğe odaklanan tarihçilerin anlattıklarına göre. Bunlar ise çoğunlukla acıma, küçümseme ya da korku uyandırmış geri kalanlarda. Kimi zaman acınası, kimi zaman tuhaf, en iyi ihtimalle uyumsuz imajı yapışıp kalmış engellilerin üzerine. Bugün teknolojinin gelişmesi ve engelli aktivizminin yükselişiyle birlikte engelliler ve tabii körler hayata çok daha iyi erişiyorlar. Ancak yine de söz konusu imajlar bir şekilde hala insanların zihinlerinde varlığını azalarak da olsa sürdürüyor. O yüzden bu kalıp imajlara meydan okuyan her profil n başta şaşkınlık uyandırıyor.

Yazıyı şöyle toparlayayım o halde: Bugün biz engelliler, istihdamda, eğitimde, sosyal hayatta eşit haklar talep eden, bunlar için mücadele eden onlarca yıllık bir engelli hareketinin mirasçısıyız. Bense şimdi ekliyorum: haklarımızın yanında imajımızı da geri istiyoruz. Ortak alanlarda, istediğimizde iddialı, istediğimizde şık, istediğimizde sade olabilmeliyiz, herkes gibi!


Yazar: Elif Aybaş / BlindLook Görme Engelli Topluluğu

youtubetwitterinstagramlinkedin